Yaşanmış İlginçHayat Hikayeleri
BİR BARDAK SUDA BOĞULAN DENİZCİ
"İnsana en güzel sıfatı 'fani' diyen vermiştir." Cenap Şahabeddin
Sultan II. Abdülhamid devrinde yaşamış ve Hasköylü Salih olarak bilinen yaman bir denizci vardı. İstanbul Haliç'te sandalcılık yaparak geçimini temin eden bu kurt denizci, Boğaz sularında ekmek teknesiyle tam 15 defa deniz kazası geçirmiş, hepsinden de sağ salim kurtulmak nasip olmuştu. Feleğin çemberinden geçmiş tecrübeli bir denizci olan Salih, günün birinde Hasköy'de kahvehanede otururken kahveciden içmek için bir bardak su istedi. Kaderin garip tecellisine bakın ki, 15 deniz kazasından kurtulup sağ kalabilen bu tecrübeli denizci, içtiği bir bardak sudan boğularak hayatını kaybetti.
İNTERNETTEN AHİRETE DAVETİYE
"Ölüm, bizim mayamızdır. Ondan kaçmak, kendi kendimizden kaçmaktır. Bizim bu tadını çıkardığımız varlıkta, bayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyada geldiğimiz gün, bir yandan yaşamaya, bir yandan da ölmeye başlamaz mıyız." Montaigne New York sokaklarının karla kaplandığı soğuk kış günlerinin birinde, ikisi de Amerika'nın değişik bölgelerinde iş gezilerinde olan karı-koca, Florida da buluşup, yaz sıcaklarının yaşandığı bu bölgede birkaç gün geçirip dinlenmeye karar verirler. Florida'ya karısından önce giden koca, ertesi gün için eşine de yer ayırttıktan sonra, ona bir e-mail gönderir. Fakat mesaj, adresi bir harf yanlış yazdığı için karısına değil de, bir gün önce ölen yaşlı bir papazın karısına gider. Papazın en az kendisi kadar yaşlı karısı, bilgisayar ekranındaki mesajı okuyunca korkunç bir çığlık atarak yere düşer. Kocasının ölümünden dolayı zaten çok üzgün olan kadının bu çığlığı üzerine ev halkı odaya dolar ve hemen herkes, yerde yatan kadına yardım için koşuşturmaya başlar. Kadıncağız bir süre sonra kendine gelir ve ne olduğunu soranlara korku içinde bilgisayarı gösterir. Hâne halkı bilgisayara baktıklarında ekranda şöyle bir mesajla karşılaşırlar: "Sevgili karıcığım! Buraya ulaşır ulaşmaz, öncelikle yarın senin gelişinle ilgili bütün işlemleri tamamladım. Sonra da bana ayrılan yerime yerleştim. Burası gerçekten de dedikleri gibi çok çok sıcak... Seni özlemle bekliyorum. Kocan..."
HIRSIN HAYATLA ÖDENEN BEDELİ
"Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler." Benjamin Franklin ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'inci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı. Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı. Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.
RÜYA İLE GELEN KURTULUŞ
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye'sini kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!
Ah' Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan.
Mehmet Akif Ersoy
Mukaddes Kitabımız Kur'an-ı Mucizül Beyan'ın 7'inci süresinin 4'üncü ayeti, 7.4 şiddetindeki o korkunç 17 Ağustos depremini şöyle haber veriyordu: "Biz nice beldeler helak ettik ki, azabımız onlara gece yatarlarken ve gündüz uykusunda iken ansızın geliverdi." İşte akıl sahiplerinin ibret nazarlarına sunulan bu korkunç yer sarsıntısından hemen akabinde, ülkemizin dört bir yanından akın eden herkes deprem bölgesindeki eş, dost ve akrabalarının akıbetleri hakkında bilgi almak için yanlarına koşarlar. O Büyük depremin olduğu gece Çınarcık'taki evleri yıkılan Kemal Gündüz, karısı ve kızları Elif ile Ecem enkaz altında kalmışlardır. Gün ışıyıp da o bölgeye koşan Kemal Bey'in bacanağı Şadi Bey ve kurtarma ekibi belki bir ümit niyetiyle büyük bir gayretle enkazı eşelemektedirler. Bir ara çalışmaktan iyice yorulan Şadi Bey, biraz nefes alıp dinlenmek için enkazın hemen yanındaki çimenlere uzanır. Yorgunluktan uyuyakalan Şadi Bey, rüyasında Kemal Bey'i görür. Kemal Bey rüyada: "Bacanak bizi kurtarın." diye acı acı feryad ederek yardım ister. Heyecanla uykusundan fırlayan Şadi Bey, bağırarak enkazın üstünde koşuşturmaya başlar. Hemen bir kepçe
buldurup operatöre eliyle işaret eder. "Tam şuraya vur." Kepçe yıkıntıların üzerine ilk darbesini indirir indirmez, Gündüz ailesinin muhabbet kuşu yıkıntıların arasında açılan delikten kanat çırparak dışarı çıkar. Herkes ümitlenmiştir. "Kuş bu kadar saat yaşamışsa burada hayat ümidi var" demektedirler. Şadi Bey açılan delikten aşağıya doğru bağırdığında gerçekten derinlerden Gündüz ailesinin fertlerinin sesleri gelir. Bir rüya muştuya dönüşür ve bütün aile enkazın altından sağ salim çıkarlar.
FOTOĞRAF ŞAKASINDAN GERÇEĞE
"Ya hayır söyle, ya sus" Hadis-i Şerif
Dil, Allah'ın ademoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Fakat insan bu nimeti kullanmadan önce çok düşünmeli, maksadını ifade ederken ağzından çıkanlara özen göstermelidir. Çünkü insanın ağzından çıkan sözler dua yerine geçip insanı o ifadenin anlamı çerçevesinde bir neticeye mahkum edebilir. Tıpkı anlatılan ibretli hadisede olduğu gibi: Yaz sezonunda arkadaşlarıyla birlikte Bozcaada'da tatil yapan Gökşin Özbek, burada bir hurda araba görünce, hemen aklına bir espri geldi. Genç adam, arabanın içine girip sağ arka koltuğuna oturdu ve ölmüş gibi poz vererek fotoğrafını çektirdi. Gökşin, tatil dönüşünde bu fotoğrafı arkadaşlarına gösterip şaka yapacak ve "Trafik kazası geçirdim ve öldüm. Bakın bu da ölümümün fotoğrafı... Ben aslında bir hortlağım." diyecekti. (...) Tatil bitti ve Gökşin memleketine döndü. Kısa bir süre sonra gelen Ramazan bayramı vesilesi ile Gökşin ailesi İzmir'e gitmeye karar verdiler. Otomobili Gökşin'in babası kullanıyordu. Manisa-Kırkağaç girişinde bir süre mola veren aile, biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuldular. Yola çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu ki, önlerine aniden bir yaya fırladı. Baba Hikmet Bey, direksiyonu kırdı ama yayaya çarpmayı engelleyemedi. Kazanın etkisiyle Hikmet Bey direksiyon hakimiyetini kaybetti. Ön cam patladı ve araba dört takla atarak bir hendeğe yuvarlandı. Gökşin, tıpkı 7 ay önce şaka olsun diye çektirdiği fotoğraftaki gibi, arabanın arka koltuğunda oturuyordu. Görüntüsü de, fotoğraftakine çok benziyordu; bir farkla...! Bu şaka değil, Bu şaka değil, gerçek bir görüntüydü ve kan ile renklenmişti. Fotoğraf şakası ne yazık ki, gerçek olmuştu.
CHURCHİLL VE HİSS-İ KABLEL VUK'U
İkinci Dünya Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği barut kokulu dehşet günlerinin birinde İngiliz Başbakanı Winston Churchill ülkesinin sivil savunma güçlerine moral vermeye gidecekti. Şöförü, Başbakanın hareketi için arabanın başında hazır bekliyordu. Churchill kapıdan gözükünce şöför, onun binmesi için her zamanki gibi arabanın sol arka kapısını açtı. Churchill hayatında ilk ve son olarak açık kapıyı bırakıp arabanın öteki kapısından bindi. Şöför, Churchill'in hiç alışık olmadığı bu garip davranışına bir anlam veremedi. Arabayı çalıştırdı ve gidecekleri yere doğru yola çıktı. Makam arabası yola çıktıktan kısa süre sonra süratle bir geçitten geçerken bir bomba patladı ve arabanın iki tekerleği havaya fırladı. Oldukça kilolu olan Başbakanın ağırlığı sayesinde araba devrilmeden az bir sendeleme ile dengesini buldu. Böylece Churchill ve söförü ölümden kılpayı kurtuldular. Patlamadan sonra Churchill'e, makam arabasına niçin her zaman aynı kapıdan bindiği halde o gün bir anda vazgeçip öteki kapıdan bindiği sorulduğunda İngiliz Başbakanı, "İçimden bir ses 'Dur, arabanın öbür yanına geç ve oradan bin' dedi. Ben de öyle yaptım." diye cevap verdi
İKİZ HAYATLAR - İKİZ BULUŞLAR
"Hep isabet edene, hiç tesadüf denir mi! " Selahaddin Şimşek
İkisi de 1865 yılında doğdu. Yedi yaşına bastıklarında ikisi de kimya deneyleriyle haşır neşir olmaya başlamışlardı. Biri Amerika'da diğeri Fransa'da doğan bu iki çocuk, 15 yaşlarında aynı kitabı buldular ve ikisi de bu kitabın etkisinde kaldı. Henri Sainte ve Claire Deville tarafından yazılan bu kitap alüminyumdan bahsediyordu. Mucit karakterli bu iki çocuğun da kitaptan işaretlediği paragraf aynıydı. İkisi de üniversiteyi aynı yıl bitirdiler ve alüminyum ile ilgili o paragrafın düşündürdüğü, ilham verdiği deneylere giriştiler. Geçen zaman içinde - ayrıntısına girmeye gerek görmediğimiz - aynı deneyleri yaptılar. 23 Şubat 1896 tarihinde de aynı gün elektroliz yoluyla ucuz alüminyum elde etme metodunu buldular. İkisinin buluşlarını hayata geçirmek için ona para yatıracak zengin kimseler aradıkları süre 2 yıl. Aradıkları parayı da aynı hafta içinde buldular. Patent için ayrı ayrı müracaatları da aynı zamana rastladı. Ve işte bundan sonra birbirlerinin varlığından haberdar oldular. 1911'de New York'ta karşılaştılar ve birbirlerini uzun uzun süzdüler... Bunlardan birisi Charles Martin Hall, diğeri Paul Heroult'tu. Bu iki ilim adamı aynı yıl içinde (1914) öldü. İkisi de hemen hemen aynı hayatı yaşamıştı.
BİR KOLU ve BACAĞI
Vietnam Savasi sonrasi... Evine dönmekte olan bir asker San Francisco'dan ailesini aradi:
- "Anne, baba eve dönüyorum, ama sizden bir sey rica ediyorum. Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum."
"Memnuniyetle, O'nunla tanismak isteriz", diye cevapladilar. Ogullari "Bilmeniz gereken bir sey daha var." diye devam etti.
- "Arkadasim savasta agir yaralandi, bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti.
Gidecek hiçbir yeri yok ve O'nun gelip bizimle kalmasini istiyorum."
"Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki O'nun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz."
- "Hayir. Anne, baba O'nun bizimle kalmasini istiyorum."
"Oglum." dedi babasi."Bizden ne istedigini bilmiyorsun. O'nun gibi özürlü biri bize korkunç yük olur.Bizim kendi hayatimiz var ve bunun gibi bir seyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktir.
- " Oglu o anda telefonu kapatti. Ailesi O'ndan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler.Polis bunun intihar olduguna inaniyordu.Üzüntü dolu anne - baba hemen San Francisco'ya uçtular ve ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler.
Anne - baba ogullarini hemen tanidilar yalniz bilmedikleri bir seyi de ögrenince dehsete düstüler: Ogullarinin sadece bir kolu ve bacagi vardi...
KINALI ALİ ve DESTANI
Çanakkale Zaferi Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu.
Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla "adın ne senin evladım" der.
Çocuk "Ali" diye cevap verir. Nerelisin? der. Ali Tokat Zilede' nim der.
"Peki evladım bu kafanın hali ne?" Ali "anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der.
Neden? der komutan. Ali "bilmiyorum komutanım" der: Peki gidebilirsin
Kınalı Ali" der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der.
Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardim ister ve hep beraber başlarlar yazmaya.
Ali söyler arkadaşları yazar "sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin" diye baslar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır.
Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına
NOT düşer: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. "Anacağım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet'e de yakma onunla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm" diye bitirir.
Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle
Gelibolu"ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi.
Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı Gelibolu düşmek üzereydi kınalı Alinin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere göndermek istemiyordu.
Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gideceklerini bile bile çaresiz gönderir.
Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur.
Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir.
Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (bu mektubun asli Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)
Babası anlatır Ali'nin.
"Oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim. Selam ederim. dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir.
Ali ananında sana diyeceği bir şey var" Anasının söylediklerini yazar: " oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler
Bizde 3 şeye kına yakarlar
1- Gelinlik kıza :gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye
2- Kurbanlık Koç'a :Allah'a kurban olsun diye
3- Askere giden yiğitlerimize: vatana kurban olsun diye.....
gözlerinden öper selam ederim Allah'a emanet olun"
Mektubu okuyan Alinin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...
ASKERİN İSTEĞİ
Çanakkale harbi sırasında saf ve temiz bir asker, emir eri olarak ayrılır komutanı tarafından. Fakat Askerin gönlü emir eri olmaya razı değildir ama askeri kurallara riayet etmek zorundadır. Harp kızıştığı bir sırada Asker dayanamaz komutanına çıkarak ;
"Komutanım, bizim köyde imamdan duymuştum. Düşmana karşı şehit olanlara Allah huri kızı veriyormuş. İzin verin bende savaşıp vatanım için, Allah için şehit olup huri kızı kazanayım" diye ricada bulundu...
Komutan askere bakıp söylediği sözlere gülerek "Hadi git işine bak " diyerek başından savar. Asker birkaç gün sonra yine komutana çıkar yine aynı sözleri tekrarlar, cephede düşmanla çarpışmak istediğini söyler. Komutan Askere acır, çünkü giden geri gelmiyor."Oğlum başka işin yok mu senin " diye söylenir. Asker;
"Komutanım; ben fakir bir köylüyüm. Köyde bana kız vermezler. Fakirim diye hor görüyorlar. Ne olur izin verin, belki şehit olurum ve huri kızıyla evlenirim " diye yalvarır. Bu yalvarış günlerce böyle devam eder.. Komutanın canı iyice sıkılmıştır. "Hadi git huri kızı ile evlen bakalım "diyerek onu cephenin en ön saflarına gönderir. Aynı gün ön safta çarpışan Mehmetçik alnına yediği tek kurşunla şehit olur.
İki taraf için yaralı ve ölüleri taşımak için verilen arada, komutan cesetler arasında kendi Askerini, yani emir erini görür. Üzülür, canı sıkılarak "Bu kadar ısrar etmesi bunun için miydi " diye düşünür. Sonra Mehmetçiğin cesedine yönelerek sinirli bir şekilde seslenir.
"Aldın mı huri kızını ha,aldın mı ? " der. Bu sırada bir mucize gerçekleşir. Yerde yatan cansız Mehmetçik sağ elini havaya kaldırarak iki parmağını gösterir komutanına ve "Hem de iki tane " der ve kalkan eli hemen geri düşer.
Derleyen:İbrahim Cırıt