KEMENÇENİN ORDİNARYÜSÜ PİÇOĞLU OSMAN (GÖKÇE)
Picoğlu Osman 1317 (1901) yılında Görele'nin Daylı köyünde dünyaya geldi, iki defa evlendi, ilk evliliğinden üç kızı, iki oğlu oldu. Oğulları Ali ve ismail rahmetli olmuşlardır. Kızlan ise. hayattadır, ikinci evliliğinden ise, çocuğu olmamıştır. Babası ismail Efendi de kemence çalardı. Kemençeyle ilk tanışması babası sayesinde olmuştur. Küçük yaşta babasını kaybedince, o yılların en ünlü kemence üstadı Karaman Halil Ağa'nın (Kodalak) yanında iki yıl kadar keçi çobanlığı yapmış, bu sayede kemence çalmasını da öğrenmiştir. Üstün zekası ve kabiliyeti nedeniyle çok kısa zamanda bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir.
Niçin Picoğlu?
Karaman Halil Ağa, Osmana hemen hemen tüm bildiklerim öğrenmişti: "Tuzcuoğlu Horon Havası" hariç... Malum, her ustanın, çok önem verdiği bir şeyi kimseye öğretmeyip, kendisine saklaması bizim geleneklerimiz arasındadır. Karaman Halil Ağa, Osman'ı çok severdi, ama kıskanırda da "Tuzcuoglu Horon Havası"nın üstüne de çok titrer, onu kimsenin öğrenmesine tahammül edemezdi. Osman bu ya, zeka ve kabiliyet Allah vergisi! Şeytana pabucu ters giydirecek kadar da kurnaz ve muzip... Ne pahasına olursa olsun, bu havayı öğrenmeyi kafasına koyar Arkadaş-
larıyla bir plan yapar. Plan şöyledir: Osman bir köprünün altına saklanacak, arkadaşları da Halil Ağa'ya "Ağa, hele şu "Tuzcuoğlu'nu çal da dinleyelim" diyecekler.Nitekim, plan aynen uygulanır. Ağa, kemençenin yayına öyle bir coşkuyla asılır ki, Osman'ın köprü altında saklandığını ruhu hile duymaz. Osman ise, pürdikkat noktası noktasına bu havayı kafasına yerleştirir. Artık herşey tamamdır.
Başka bir gün Şalaklı'da bir düğünde Osman, Halil Ağa'nın yanında bu havayı çalınca kıyamet de kopar. Kan beynine sıçrayan Ağa, belindeki tabancayı çektiği gibi: "Ula ben saa(sana) her gaydayı öğrettim, bunu da mı çalacaktın piçoğlu piç!" diye küfürü basar. Tabancanın tutukluk yapmasıyla Osman canını kurtarır. Kurtarır kurtarmasına da, bu olaydan sonra da "Piçoğlu Osman" lakabıyla anılmaya başlar. Olayın etkisiyle hemen orada şu dörtlüğü söyler:
"Kemençenin bölme
Sene yazan m sene
Salaklığın içinde
Piçoğlu garip gene."
Lakabı üzerinde çeşitli görüşler ilen sürmüştür. Bunları şöyle bir tahlile tabi tutalım.
"Piç" kelimesi Şemsettin Sami'nin "Türkçe Lügati'nde şöyle tanımlanıyor:
"1. Meşru olmayan ilişkiden, nikahsız anne ve babadan doğan çocuk
2. Her şeyinufağı, tamam olmayanı, eksik kalmış olanı, aslına ve nesline benzemeyeni
3.Ağacın kökünden biten sürgün
4. Ahlaksız, arsız (çocuk insan)"
Piçoğlu Osman'ın katıldığı yayla şenliklerinden biri
Merhumca takılan "Piçoğlu" lakabının kelimenin birinci anlamıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Babası bellidir. Adı da ismail Efendi'dir. Bu lakabın nasıl oluştuğunun kısa hikayesin! de yukarıda anlatmıştık. Tamamen bir kızgınlık ifadesi olarak "ahlaksız, arsız çocuk" anlamında söylenmiştir.
İnsanlara, davranışları, fiziki yapıları veya herhangi bir olay nedeniyle lakap takılması dünyada yaygın olarak görülen bir durumdur. Bunların içerisinde insanları onurlandıranlar olduğu gibi toplum yapışma ters düşen imajlar doğmasına sebep olan gülünç, argo ve müstehcen lakaplar da maalesef kullanılmaktadır.
Tarihimizde önemli mevki-makamlara gelmiş şahsiyetlerin de bu lakaplardan nasiplerini aldıkları bilinmektedir: "Damat Öküz Mehmet Paşa", "Tabanı Yassı Mehmet Paşa". "Kethüda Cenaze Hasan Paşa", "Karahisarlı Akkulak ibrahim Paşa" gibi...
Zamanla bu lakaplar müstear hale gelmekte, sahipleri tarafından da ister istemez benimsenmektedir. "Piçoğlu" lakabı da anlaşıldığına göre müstear hale gelmiş, merhum tarafından da benimsenmiştir. "Taş Plak" diye tabir ettiğimiz plaklarında da türküye başlamadan önce kendisin! şöyle takdim etmektedir: "Picoğlu Osman tarafmdan Giresun Karşılamasa'
"Picoğlu" lakabının asla, yaygın olarak bilinen anlamda kullanılmadığım biz Giresunlular biliyoruz. Bunun bir kızgınlık ifadesi olarak söylendiğim, zamanla Merhum tarafından da benimsendiğim izah ettik.
Sadi Yaver Ataman, "Halk ona Picoğlu' diyor. Aslında Bicioğlu\ Bicoğlu olması gerekir diye yazmaktadır. Bunu da Orta Asya Türklerinin oyun havalarına "Bi" ve oyuncuya da "Bico" dediklerine dayandırmaktadır. Nitekim, müstehcenlik taşıyan bu lakabın T.R.T ekran ve mikrofonlarından izahının güç olacağı düşünülerek: "Bicoğlu Osman" veya "Osman Bicioğlu'ndan alınan bir Giresun Türküsü..." şeklinde anons edildiği görülmektedir. Bunu bir incelik olarak değerlendiriyoruz.
Picoğlu Osman, orta boylu, etine dolgun ve tombul yüzlüydü. Çok içki içerdi. Rakıyı çok severdi. içki bulamadığı zaman, acı soğan ve acı biberle kendini tatmin ederdi. Bol biberli karalahana kaynatmasına bayılırdı. Şaka yapmaktan çok hoşlanırdı. M. Sırrı Öztürk bir anısını şöyle anlatıyor: "Çok ufaktım. Yanı sıra düğünlere giderdim. Fakirlik (1945-1946) zamanları... Tahtadan bir davul yaptırmıştı. Ekmeğini, çökeleğini, soğanını, rakısını ve kemençecesini özenle yerleştirdiği bavulunu, sırtına yükler ve gideceği yere öyle giderdi. O zamanlar Çömlekçi'de beton köprü yoklu. Dal köprü vardı. Karaburun'a düğüne gidiyorduk. Köprüden geçerken her zaman olduğu gibi beni omuzuna aldı. Tabi. sırtında da koca tahta bavul... Köprünün ortasına geldiğimizde, şöyle bir durdu, bir kaç saniye dedi."
Atma türküde ustaydı. Her duruma her şekle göre rahatça türkü yakardı. Bu dalda Karadeniz Bölgesi'nin gelmiş geçmiş en büyük ustalanndandır. Bu yeteneği sayesinde en zor durumlardan kazasız belasız kurtulmayı başarırdı.
Bir gün Tirebolu'da Ortacami köyünde "Hıdırlı" ailesinin düğününe davetlidir. Her ne sebeptense düğün sahipleri kendisini dövmeye kalkarlar. Soğukkanlılığını muhafaza ederek ve düğüne misafir gelmiş bir arkadaşını da kastederek:
"Ocaktaki tencerem,
Kurudadır kuruda,
Hıdırlı beni dövse,
Var Ordu'lu burada."
Yine bir gün Tirebolu'nun Ede köyünde düğündedir. Düğünün en coşkulu anında jandarmalar gelir. Düğün sahibinden ve muhtardan düğünün dağıtılmasını isterler. Picoğlu Osman hariç herkeste bir korku, bir telaş... "işi bana bırakın, gerisine kanşmayın" der. Kıvrak bir hava çalarak, horon oynayanların arasına dalar.
Bir taraftan dönerken, başlar türküsünü atmaya:
"Yüksek dağın basında,
Dil veriyor serçeler,
Ne has horon tepiyor,
Yaşasın Edediler,
Yüksek dağın başında
Eğil fidanım eğil.
Uşak horonu bozman
Candarma bişi değil."
Tabi, espri türkü karşısında yumuşayan jandarmalar düğünü dağıtmaya kıyamazlar ve geri dönerler.
Piçoğlu Osman TRT Ankara Radyosunda bir koro çalışmasında
Picoğlu, cömert ve gözütok bir insandı. M. Sırrı Öztürk. bakın bu konuda neler söylüyor: "Onun yaptığı düğünler çok kalabalık olur, adeta "Cumhuriyet Bayramı* havasına bürünürdü. Yakın köylerde o tarihlere denk gelen düğünler olursa. hemen tehir ederler, onun yönettiği düğünlere gelirlerdi. Onsuz bir düğün dernek düşünülemezdi. Vakfıkebir, Beşikdüzü, Tonya gibi uzak yerlerden de düğünlere çağrılırdı. Eğer o sıralarda kendi köylülerinin de düğünü varsa, tehir ettirir tabir yerindeyse, 'kaçanı kovalamak' için uzak yerleri aradan çıkarmaya bakardı. Bu teklifi seve seve kabul edilir, ancak köylüsünden de para almaz, bahşişlerle yetinmeye çalışırdı. Bu bahşişlerden bana da verir, bir nevi beni teşvik ederdi.
Tabi dünyalar da benim olurdu. Bugün bir yerlere gelebilmişsem, Picoğlu'na çok şey borçluyum. Allah rahmet eylesin!..."
Adeta alamet-i farikası olan kasketini mecbur kalmadıkça basından hiç çıkarmazdı. Bu kasket kendisine ayrı bir hava verirdi. Espiye köylerinden birinde düğünde çıkan bir kavgada başındaki şapkadan olur. Düğün dönüşü başındaki şapkayı göremeyenler akibetini sorarlar. O da
"Espiyenin üstünde
Düğün derneğimize.
İçelim eğlenelim,
Bakalım keyfımize.
Uzak yerden geldiniz,
Bunca yolu teptiniz.
Lakin teşrifinizle,
Bizi dilşad ettiniz.
Buyurun baş köşeye,
El atalım şişeye.
Kafaları çektikçe,
Boş verdim her şeye.
içelim eğlenelim,
Coşalım söyleyelim
Gelin ve damat beye
Saadetler dileyelim."
Bahşiş için:
"Kemençemin hclinc
Kuradayım kurada.
Bahşişimi verecek
Hasan dayım burada,"
şeklinde türkü atardı.
Bir düğünde davetli olarak bulunan bir kaymakama da;
"Güneş açtı geliyor
Buludun arasından.
Bahşişimi verecek
Devletin parasından"
şeklinde, espriyle karışık türkü atar.
Çok da yakışıklı idi. Kılık-kıyafetine özen gösterir, o günün modasını takip ederdi. Her Karadeniz delikanlısı gibi bıçkın ve çapkındı da...
Bir gün çala söyleye Tirebolu Ortacami köyünden düğünden dönerken, dayanamaz, gruptaki kızlara şu türküyü atar:
"Ağacın tepesinde
Dil veriyor serçeler.
Biriniz benim olsun
Hey gidi güzelceler."
Şakayı çok severdi. Çarpık bir duruma veya muameleye maruz kaldığında,yan şaka, yan ciddi küfürle karışık cevabı hemen yapıştırırdı.
Yine M. Sırrı Öztürk'ü dinleyelim: "Bir gün Tirebolu'ya ağaların düğününe gitmiştik. Yan yana dizilmiş masaların çevresinde altmış kadar davetli var. Tam bir ağa sofrası. Sadece kuş sütü eksik. Picoğlu, elinde kemençesi yine her zamanki gibi döktürmekte. Yanında oturmakta olan bir arkadaşı da rakı kadehim ve peşinden de çatalına daldırdığı bir dolmayı Picoğlu'nun ağzına tıkmaktadır. Kemence çaldığından eli meşgul olan Picoğlu'na güya yardımcı olmaktadır. Bir kadeh rakı, bir adet dolma... Bu hareket üç defa tekrarlanınca, Bicoğlu'nun kemençeyi bırakmasıyla, arkadaşının elini yakalaması bir olur ve; 'Ula.....oğlu, senin bu çatalın ucu hiç tavukla, köfteye batmaz mı? Hep dolma, hep dolma... Bana bir garezin mi var' diye patlar.
Picoğlu Osmana Colombia Plak Şirketi'ne "Taş Plak" diye tabir edilen plaklardan dört adet yapmıştır.
Plaklara okuduğu türküler:
"Giresun Karşılaması
(Altunu Bozdurayım)", "Irmağın Kenarında", "Tamzara", "Giresun Eşref Bey
Sarkışı", "Fadime","Trabzon iskele Kahya Havası", "Romiko", "Trabzon Sıksara Horon Havası"dır. Bunlardan; "Giresun Karşılaması", "Fadime", "Geminin içineyim" ve "Eşref Bey Sarkışı" T.R.T. repertuarındadır.
Giresun Eşref Bey Sarkışı
Giresun üstünde vapur bağırıyor
Eşrefin yarasını doktor sarıyor
Eşrefin annesi yanmış ağlıyor
Atma Hakkı atma pişman olursun
Gedikalizadelere hasım olursun
Attığın mermiden sen utanırsın
Pazarsu dereleri bir ufak dere
Eşrefi vurdular nafile yere
Nafile nafile o da nafile
Cenazeni koydular otomofi le
Giresun'da dostum var, o da nafile
Cami Sokak pakelini atlayamadım
Hakkı düşman olmuş anlayamadım
Atma Hakkı atma pişman olursun
Giresun gençlerine hasım olursun
Attığın mermiden sen utanırsın
Picoğlu çocukları çok severdi. Onların her türlü haylazlığım hoş görüyle karşılar, hemen bir türküyle nazikçe ikaz ederdi.
Hastalığının arttığı bir gün evinin bahçesinde bir dut ağacına sırtım vermiş,dinlenmeye çalışıyormuş. Küçük çocuklar tarafından da rahatsız ediliyormuş.
"Kemençemin beline
Kuşak sararım kuşak
Cennet gölü basında
Balık çoğumuş uşak!"
diye kibarca onları basından savmak için bir türküyü alınca, haylazlar "Cennet Gölü" basında avlayacakları bol balığın hayaliyle bir anda toz olmuşlar.
En son olarak Kayaköprü köyünde Polis Memuru Niyazi'nin düğününüyaptı. Daha sonra hastalığı iyice artmaya başlar Vakfıkebir'e doktora gider.
Doktor; "Seni iyi edeceğim!" der. Tabi, inanmaz. Çünkü, içinde bulunduğu durumun vehametini iyi biliyor. Hastalığı "Siroz" Doktora boşu boşuna para kaptırmaya da niyeti yok. Buna rağmen sınamak için sorar: "Yüzbin lira verirsem (o gün için servet...) beni eski Osman yapar mısın?". Tabi, doktor bir cevap veremez.
Daha sonra, hastalığına çare bulabilmek için iki defa Istanbul'a gidip gelir.
Bu arada, son olarak şu türküyü attığı söylenir:
"Soğuk soğuk sulardan
içtim ufağım içtim
Ağladı da dedi ki;
Bu dünya bizden geçti!..."
Fındık dallarının yeşerdiği, rengarenk çiçeklerin açtığı, kuş cıvıltılarının neşe saçtığı, çisil çisil yağmurların topraktan bereket fışkırtmaya hazırlandığı ilkbaharsın son günleridir. Yaz mevsimine merhaba demeye az kalmıştır. Hastalığı iyice ağırlaşır. Tüm bu güzellikler artık bir şey ifade etmemektedir. O'nun için Tedavi olmak için istanbul'a gitmek ister. Trabzon'dan gelecek olan "Karadeniz" yolcu gemisi beklenmeye başlanır. (O yıllarda kara yolları yeterli olmadığı için, deniz yolu tercih edilirdi). Denizde de müthiş fırtına vardır. Geminin Görele'ye yanaşması imkansız gibi bir şey. Ancak İlgililer nezdinden yapılan teşebbüsler netice verir, geminin Görele'ye uğraması sağlanır. Yıl 1946. Haziran ayı başları. Picoğlu'nun namını bilen ve O'na hayranlık duyguları besleyen geminin süvarisi Deli Bahtiyar "salon iskelesi" ni indirterek Picoğlu'nü birinci mevkiye aldırır. Başka yolcu da almaz. Gemi artık Istanbu'a gitmek üzere yola çıkmıştır.
Çıkmıştır çıkmasına da, bu yol Picoğlu için artık "dönüşü olmayan" bir yoldur.
Her ne kadar geminin rotası istanbul'dur amma, "Azrail" O'nun rotasını ebedi alemin dönüşü olmayan yoluna çoktan ayarlamıştır bile.
Gemi Amasra-Zonguldak arasında seyrederken şu dörtlüğü söyler ve çok geçmeden de son nefesini verir (4 Haziran 1946).
"Kestim parmacuğumu
Kanım akıyor kanım
Zonguldağın üstünde
Canım çıkıyor canım."
Geminin "seren direği"ne gemide cenaze olduğunu belirten "Sahil Sıhhiye Bayrağı" çekilir. Gemi Zonguldak'a gelince bayrağı gören Sahil Sıhhiye ilgilileri cenazeyi almak üzere gemiye girmek isterler. Süvari Deli Bahtiyar öfkeyle: "Ben kanun manun tanımam. Burada kanun benim. Vermiyorum cenazeyi!" diye top gürlemesini andıran bir sesle kükrer ve cenazeyi vermeden yoluna devam eder.
Sirkeci rıhtımında, cenaze mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanır.
Buradan Kulaksızca götürülerek ebedi istirahatgahına tevdi edilir.
M. Sırrı Öztürk unutmadığı anılarından birim de şöyle anlatıyor:
"Picoğlu'nun öldüğü sene Daylı'da bir düğündeyiz. Düğün alayı rahmetlinin evinin yanından geçerken, ustası Karaman Halil Ağa tüm çalgıları susturdu, başladı hıçkıra hçkıra ağlamaya. Bu durum hepimize çok dokunmuştu. Biz de ağladık. Allah her ikisine de rahmet eylesin!"
Tirebolu Ortacami köyünden Enver Tepe'nin bir acısıyla yazımızı noktayalım:
"Birgün Tirebolu eşrafından Ahmet Karakaya'nın düğününe gelmişti. Bu sırada bir mâzı yapımı için bir dut ağacının yerinden sökülüp, bir başka yere dikilmesine karar verilmişti. Olaya şahit olan Picoğlu:
"Ula uşak, ha bu dutu yerken dersiniz ki; birgün burada Picoğlu'da vardı".
O dut ağacı şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum amma, şurası bu gerçek ki; kemençeler çalınıp, horonlar tepildikçe rahmetli Picoğlu'nun "Baki kalan bu kubbede bıraktığı hoş sada" gönüllerde yankılanmaya devam edecektir.
Picoğlu ekolünü, günümüzde M.Sırrı Öztürk sürdürmektedir.
Kaynak:gorele.bel.tr
Ekleme:22-02-2007


